resim fotograf blog
...

portakaldan süs

Tarih: Pazar, August 5, 2007 Saat: 01:48 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

 

 

Geçen haftaki Beşiktaş'la ilgili yazıma eklemediğim fotoğraflardan biri bu.

Mekân: Beşiktaş, Sinanpaşa İş Merkezi, Café Taraça..

Bu gördüğünüz portakal dilimleri geçen yıl da orada aynı şekilde duruyordu.

Çok güzel bir dekoratif unsur. Resimde oradaki gibi güzel görünmüyor.

 

Şimdi bu resme kınayıcı gözle bakalım:

Yani bazıları satın alıp yiyemez, bazıları da gördüğünüz gibi dilim dilim kesip kurutarak süs malzemesi ederler.

Aslında burada kınanması gereken bir şey yok. Allahın nimetleri bazı yerlerde hesapsız bol.

Öyle ki, yığınlarla kasten çürütülen meyveler sebzeler var. Amaç piyasadaki fiyat dengelerinin bozulmaması imiş.

Kınamamız gereken asıl mesele, dünyanın bazı yerlerinde açlıktan kırılan insanlara yiyecek ulaştırma imkânı olan kişi ve kuruluşların o imkânlarını insanlara yardım için kullanmamalarıdır.

Bir de Hacc ibadetinde kesilen hayvanların değerlendirilmemesi, kurban edildikten sonra çukurlara gömülmesi vardı. Bilmiyorum onca et günümüzde hâlâ ziyan oluyor mu..

Ayrıca bazı Avrupa ülkelerinde zaman zaman tonlarca süt ihityaç fazlası olduğundan ya da saçma sapan sebeplerle yok edilir.

Bir gün insanlık iyi bir seviyeye gelecektir elbet: Ama bu fakire o günleri görmek nasip olacak mı bilinmez...

 

 

Yorum (6) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Tövbe Etmek

Tarih: Cumartesi, Haziran 21, 2007 Saat: 23:43 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

 

 

Bilgisayarımda nadiren böyle şeyler oluyor. Senede iki veya üç defa..

Önce bilgisayar durur, kendi kendisini yeniden başlatır. Sonra da yukarda gördüğünüz şey belirir.

 

Şimdi nedense bu bana tövbe etmeyi hatırlattı.

 

İnsan kendi kendisini hatalardan kurtarmalı. Sonra ciddi olarak Allah'a yönelip tövbe ettiğine dair, bir daha o hatalı davranışta bulunmayacağına dair açıklamada bulunmalı. Hatalı davranışına tekrar dönmeyeceğine dair söz vermeli. Bu tövbe etme eylemini gizli ve riyasız yapmalı. Veya açık ama yine riyasız yapmalı.

Sözünde duramazsa tövbesini yinelemeli. Öyle değil midir? Öyledir!

 

Bilgisayar bile hatalarını anlayıp hemen duruyor hatasını düzeltip sonra hayatına devam ediyor. Ama insanoğlu hatalarında durmuyor.

 

Yorum (4) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Şefkat, Merhamet, Acımak

Tarih: Pazartesi, Haziran 2, 2007 Saat: 01:01 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

Sigaracıdan sigara aldım. Otobüs durağında durup bir sigara yaktım.

Durakta birkaç kişi otobüs bekliyordu. Benden başka sigara içen yoktu.

Bir sokak köpeği geldi. Onca insan arasından sadece bana baktı.

Yaklaştı. Önce kokladı. Sonra gözlerimin içine baktı.

O bakışta çok derin merhamet ve şefkat vardı.

Hiçbir insanda görmediğim safi bir yürekten gelen derin bir insan sevgisi vardı o bakışta.

Ağlayacak gibi oldum.

Hiç kimse bana öyle bakmamıştı çünkü.

Yorum (3) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Devlet İdaresi

Tarih: Perşembe, Mayıse 21, 2007 Saat: 16:10 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

"Ben dindar bir insanım. Dindar bir başbakanımız olsun" lüksü:

Neresine nasıl güvenilir bu siyasetçilerimizin?
Hz. Ömer, halife iken yani bütün devlet yönetiminin başında iken, eşinin yeni bir elbise aldığını görünce parayı nereden bulduğunu sormuş. O da cevap olarak, geçimleri için kendilerine verilen paradan arta kalanları biriktirdiğini söylemiş. Bunun üzerine Hz. Ömer “Öyleyse bize çok maaş veriliyor. Söyleyeyim azaltılsın” demiş.
Tayyib Bey ile Emine Hanım arasında böyle konuşmalar geçmiş midir?
Hz. Ömer’den başka bir sorumluluk anlayışı:
Bir dağdaki bir köprüden geçerken köprüdeki bir arıza nedeniyle bir keçinin ayağı incinse sorumlusu benim” dermiş.
O böyle bir devlet idarecisi sorumluluğuna sahipti.

 

Bir yerde bir yoldan geçerken teröristlerin kalleşçe katliamlarına maruz kalan şehid olan askerimizden kim sorumlu? Kim alabilir sorumluluğu? Kimde var Hz. Ömer anlayışı? Ben bile yapabileceğim bir şeyler olabilirdi diye kendimi suçluyorum, sanki bir şeyler yapabilirdim de o askerler ölmezdi diye suçluluk duygusu içindeyim. Vicdan azabı duyuyorum. Başımızdakiler genel kurmayından milletvekillerine kadar başbakanına cumhurbaşkanına kadar her biri son derece pişkin. Olmaz olsun böyleleri. Her biri topu diğerine atıyor. Bizde cumhuriyet anlayışı bu işte. Her bir sorumlu kişi, suçu başka bir sorumluya atar. Adeta danışıklı bir dövüş içindedirler.

 

Bizde var mı Hz. Ömer gibi gerçek "dindar" insanlar? Şimdiye kadar hangi dindar başbakanımız, hangi dindar milletvekilimiz kendilerinin maaşını çok görüp azaltılmasını istedi? Hangi dindar devlet başkanımız Hz. Ömer gibi ciddi bir sorumluluk anlayışına sahip oldu? Dindar görünmeyen siyasetçilerimizin onlardan farkı var mı? Yok.

Bu yazdıklarımı safça bulabilirsiniz ama iyi düşünün.

Cumhuriyet sistemimizde işler nasıl yürüyor farkındayım: Kimse tek başına karar veremiyor. Cumhurbaşkanı var, millet vekilleri var, genel kurmaylık vesaire var. Herkes topu başkasına atar. Her bir kişi acizdir. Ordumuzun başındaki en yüksek kişi de acizdir, başbakanımız da acizdir. Sözde egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir. Onun için mi her sonuç milleti eziyor?

 

Esas yöneticilerimiz Amerika. Onlardan izinsiz adım atamayız.
Amerika’nın onayı ve desteği olmadan ordu bile darbe yapamıyor. Asla yapamaz.
Türk halkı bağımsız cumhuriyet yönetimimiz sanki varmış gibi uyutuluyor. Amerikan sultası altındayız.

Yorum (7) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Yanlış Yapıyoruz

Tarih: Çarşamba, Mayıse 20, 2007 Saat: 22:46 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

Din savunulacak bir şey değil yaşanacak bir şeydir. Yaşayanlar her halükârda en iyi şekilde diğer insanlara örnek olmak zorundadır. Bu Allahın emridir.

Ben de dâhil çoğu kişiler bu konuda çok yanlış yapıyoruz.

 

“Ama dine yapılan hakaretlere sessiz mi kalalım?” muhtemel sorusuna cevap:

 

Birincisi: Hakaret dediğimiz eleştiriler gerçekten dine mi yapılıyor, dindar insanlara mı yapılıyor, yoksa dinde olmadığı halde dinde imiş gibi yaşanan cahilce davranışlara mı yapılıyor? Neye, ne için yapılıyor? Ne kadar sağlıklı bir düşünce gayretiyle üzerinde durup anlamaya çalışıyoruz acaba?

 

İkincisi: İnsanlara sevgisiz saygısız karşılık vereceksek sessiz kalmak ses çıkarmaktan daha hayırlıdır. Yarın büyük mahkemede Allah bunun hesabını bizden sorar. Onca veballerin altından kalkamayız. Hesap veremeyiz.

 

Kırdığımız bir insan, yani din için kırdığımız bir insan, kendisini yanlış anladığımızı görüp sözde dinine sahip çıkan kişilerden büsbütün uzaklaşır. Bir de o kişinin üzülmesi var. Rencide olması var. Vebal olarak bize yeter bu. Kendisinden helallik alsak bile Allah bunu affeder mi? Gönül kırmak basit bir şey değildir. Kâbeyi yıksak daha az günah işlemiş oluruz. Yaptığımız büyük hata Hakk’ın rızasına dokunmuştur. Bu bir cinayetten farksızdır. Kırılan insanın dili hakkım helal olsun derken gönlünün incinmişliği devam ediyordur.

 

Üçüncüsü: Yapılan şey dinimize veya şahsımıza, ya da her ikisine ciddi bir hakaret dahi olsa, çirkin tepki vermemeliyiz. Karşımızdaki kişinin düşünmesini sağlamaya çalışmalıyız. Mümkün mertebe selâmetle davranmalıyız. Olmazsa seviyemizi düşürmeden çekip gitmeliyiz.

 

Konu ile ilgili ayetler hadisler çoktur. Bunların üzerinde çalışmak gerekir.

Yorum (6) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Vicdan Azabı

Tarih: Salı, Nisan 8, 2007 Saat: 07:23 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

http://adankana.blogcu.com/1307004/ yazısına yazdığım yorum:

 

O kadar şeyden sonra özür dilemeye yüzleri olursa tabi...
Veya telâfi imkânları.
Vicdan azabı içinde vicdan azabı çekecekler.

Bu azap onları mahvedecek.
Kurtuluş mümkün değil.

Öyle bir acı ki en şiddetli diş ağrısı göz ağrısı onun yanında çok hafif kalır.
Bu dünyada bile bazı durumlarda insan vicdan azabını hafifletemezken öbür tarafta hiçbir şekilde kurtuluş yok.
Allahın yardımı müstesna.
Bir de şefaatçı dostlar, Allah izin verirse.

Yorum (2) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Telli Baba

Tarih: Pazartesi, Nisan 7, 2007 Saat: 04:01 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

Çocukluğumda Telli Baba’ya ziyarete giderdik. Çok küçük olduğumdan annem arkadaşlarıyla gittiği zaman beni de yanlarına alırdı. Orada biraz yüksekçe bir yerde bir çay bahçesi vardı. Çay içerken yolda Sarıyer Börekçisi’nden almış olduğumuz böreği de yerdik. Oturduğumuz yerden Telli Baba’yı ziyarete gelen gelin arabalarını, gelinleri, damatları seyrederdik. Aradan çok çok uzun yıllar geçti. Bilmiyorum şimdi hala o çay bahçesi duruyor mu?

 

Telli Baba hakkında yetersiz bilgilerim:

İstanbul’da en çok ziyaret edilen türbelerden ikincisidir. Birincisi Eyyûb Sultan türbesidir. Telli Baba türbesi Sarıyer’de bulunur. Çok uzun yıllardır gitmiyorum. Eskiden Sarıyer’den dolmuşa binilerek oraya gidilirdi. En çok evlenemeyen kişiler tarafından ziyaret edilir. Evlenenler gelin arabasıyla gider ziyaret eder ve teşekkürlerini sevinçlerini arz ederler. Bir de, sünnet çocukları önce Eyyub Sultan, sonra Teli Baba türbelerine götürülür, dualarda bulunulur. Eski İstanbul gelenekleri günümüzde hâlâ devam ediyor.

 

Sim teller:

Türbenin içinde, sanduka üzerinde yığınla simden teller bulunur. Pırıl pırıl parlarlar. Orada bir şey için dua edenler bu tellerden bir parça kesip alırlar. Ne kadar kısa tel kesilirse isteğin o kadar kısa sürede gerçekleşeceğine inanılır. Bu teller, ayrıca zarif demetler halinde türbe çevresinde satılır. İstekleri gerçekleşenler bir demet tel alarak gider sandukanın üzerine bırakır. Çocukluğumda böyleydi. Şimdi hâlâ devam ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum.

 

Not: Bu verdiğim bilgiler çocukluğumdan hatırladığım bilgilerden ibarettir.

Yorum (7) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Tövbe

Tarih: Çarşamba, Nisan 2, 2007 Saat: 01:42 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

Tövbe Etmek

Tövbe, dönüş demek. Yani hatadan dönüş. Ama basit bir şey değil. Her isteyince yapamıyoruz.

Dil ile veya dilini kullanmadan içinden bin kere tövbe etsen, kalbin hatalarından pişmanlık duymuyorsa üzülmüyorsa tövbe etmemiş oluyorsun. Sadece bir şeyin günah olduğunu kabul etmiş ve gereğini yapmaya çalışıyorsun ama olmuyor. Neden olmuyor? Çünkü pişman değilsin. O halde o hatayı bir daha yapacaksın demektir. Hem belki de daha kötü bir şekilde.

 

Mesela ben bir yanlışımdan dolayı mesela bir insanın kırdığım için Allaha dua ederek tevbe ettiğimi, pişman olduğumu bildirsem, günahımın affolunmasını istesem, ama kalbimdeki kızgınlık devam ediyorsa, hatta bir de kalbim “ben Allahın huzurunda tövbe ediyorum ama gerçi ben haklıydım, o da zaten kırıcı sözlerimi hak etmişti” diyorsa,

Bu tövbe midir? Allah bizim kurnazlığımızı mı dikkate alacak, yoksa kalbimizdekileri mi?

Yok o kurnazlık değil, ben yapmam gerekeni yaptım.

Öyle mi?

Evet işte tevbe ettim. Daha ne olsun?

Ama diyorsun ki ben haklıydım.

Evet ben haklıydım.

Ve o kişi hak etmişti diyorsun.

Evet hakketmişti.

Yani pişman değilsin.

Pişman olmasam niçin tövbe edeyim?

Niçin tövbe ettin?

Çünkü günah işleyince tövbe edilir.

Pişman olduğun için mi tevbe ettin yoksa gerektiğine inandığın için mi?

Ne alakası var?

Pişman değilsin.

Ben pişman olacağım bir şey yapmadım.

Öyleyse bu mantığa göre dilinle tövbe etmen de gerekmiyordu.

 

Tövbe ve Pişmanlık

Aslında doğrunun yanlışın ne olduğunu bilen bir insan, kendisini tutamayıp bir yanlış yapmışsa, son derece pişman olur. Kendisini tamamıyla o yanlış hareketten geri çektiği gibi, yüzünü doğruluğa çevirmiştir. Hakka yönelmiştir. Bu ise tövbedir. Bir dahaki sefere aynı hataya düşmeyecek ya da daha az zararla atlatacak demektir. Kalbinde pişmanlık olmadan bin defa estağfirullah desen günahın bağışlanmaz.

 

Bir insanı kırıp sonra ondan özür dileyip gönlünü alınca, onun yaratıcısı olan Allahtan da özür dileyip pişmanlığını göstermek gerek. O zaman ise, kalbindeki önemlidir. Kulu kandırdın mı yoksa onun gönlünü almaktan vicdanen huzur duydu mu.

Gerçekten pişman olan kişi önce kuldan özür dileyecek. Gurur bırakmıyorsa pişmanlık gururdan zayıf demektir. Olmadı.

Benin gönlümde Allahın hatırı da gururdan zayıf kalıyorsa, o zaman oturup düşünmem gerekir. Ne derece Müslümanım. Ne derece Hakk’a teslimim.

Bütün olaylar bizim mihenk taşlarımızdır. Yani bize derecelerimizi gösterirler.

Aynen herkesin taşıyabildiği bir ağırlığı kaldıramamamızın bizim kuvvetsizliğimizi gösterdiği gibi.

Ya da hiç kimsenin taşıyamayacağı bir şeyi taşıyabilmemizin bizim daha güçlü olduğumuzu gösterdiği gibi.

 

Çeşitli olaylar karşısındaki “tutumumuz” bizim o günlerdeki seviyemizi yansıtıyor. O olaylar derecemizi ölçmüş, bizim tepkimiz ise bizim kalitemizi göstermiştir.

 

Bakalım yolda daha nelerle karşılaşacağız diyerek

Her şeyden ders çıkarıp yola devam etmek gerek.

Ama ders almakta dikkatli olmakta yazar var.

Geçmişten ibret almayanlar için tarih tekerrürlerden ibarettir.

 

Estağfirullah = Allah’tan bağışlanma dilerim.

Peygamber efendimiz, günde 70 defa, başka bir rivayete göre günde 100 defa Allah’tan af dilermiş.

Bu bazı insanların sandığı gibi tesbihi alıp 100 defa estağfirullah demeye benzemiyor.

Her gün hatta her an şuurlanması devam eden, her an yükselmekte olan insan, geride bıraktığı anlardaki davranışlarının, fikirlerinin çoğunu hatalı görür. Peygamber efendimizin tövbeleri böyleymiş. Bizimki gibi değil. Biz ise bize gerektiği gibi yapabiliyor muyuz?

 

Çeşitli istiğfar duaları

Acaba, hadislerde geçen “şu istiğfara günde şu kadar devam edene şu sevap yazılır” gibi bilgiler bizim anladığımız gibi mi?

O sözler sihirli sözler midir ki biz onları tekrarlayalım da olmayacak şeyler oluversin?

O sözlerde elbette sihir yok. Ama o sözlerdeki manaları düşünmekte, idrak etmekte, iyice anlayıp şuurlanmakta hayır vardır.

Bunlar basit şeyler değil. Biz insanlar basitleştiriyor hatta komikleştiriyoruz.

Yorum (10) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

İntihar

Tarih: Çarşamba, Nisil 25, 2007 Saat: 00:36 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

 

Açıklama

Dünkü yazıma gelen yorumlarda intihar meselesi vardı. Böylece aşağıdaki yazı ortaya çıktı.

 

Kabirde Pişmanlık Azabı

Kabirde Nekir ve Münker Melekleri soracaklar “Rabbin kim?”

Dünyada Rab olarak başka şeylerin yolunu tutmuş olanlar cevap veremeyecek.

Yalan söylemeyi düşünemeyecekler. Zaten isteseler de olmaz.

İnsan öyle bir pişmanlık azabına kapılacak ki, bu, bildiğimiz “vicdan azabı”nın şimdi anlayamayacağımız kadar dehşetlisidir.

Çok korkunç bir azaptır. Kendi annenizi veya çocuğunuzu kendi ellerinizle işkencelerle öldürüp sonra çekeceğiniz vicdan azabını bir düşünün ve anlamaya çalışın. Annemiz gibi, çocuğumuz veya kardeşimiz gibi bir yakınımız bizim ihmalimiz yüzünden bile hayatlarını kaybetseler kendimizi hiç affetmeyiz değil mi? O kabirdeki vicdan azabını anlamak için bunları örnek verdim. İşte kabirdeki pişmanlık vicdan azabımız ondan binlerce derecede şiddetlidir. Bu acıya asla dayanılmaz.

 

Çünkü Allah bize muazzam nimetler bahşetmiştir. Ve bizi sevgisinden yaratmıştır.

O büyük sevgiye büyük nankörlük ediyoruz. Herkes, ne kadar zor durumda olursa olsun, Allah onu sevgisinden yaratmıştır diye bilsin, sadece bu büyük nimet için ne kadar şükretsek, şükürlerimiz nimetin değerini asla karşılayamaz. Öte yandan, Allah, kullarına verdiği değerden dolayı, kulunun şükrünün değerini kendi nimetinin değerinden üstün tuttuğuna dair hadis-i şerifler vardır. İşte bu bilgi için de ne kadar çok şükretsek az gelir. Madem böyle bir Allah var, o halde O’nu Rabbimiz olarak kabul edip şu kısa dünya hayatında sabredelim.

 

Hakkı ve sabrı tavsiye edenleri kaale almazsak, tekrar dünyaya döndürülmeyi çok isteyeceğiz. Tekrar dönsem de hatalarımı telafi etsem. Hayır işlerinde bulunsam, her adımımı Allah rızası için atsam. Her zaman Allaha şükürle teşekkürle yaşasam.

Ama artık çok geç. Geri dönüş yok. Reenkarnasyon yok. Olsa bile sırf siz istiyorsunuz diye size bahşedilecek bir şey değildir. Reenkarnasyon gerçek olsa bile, bunu insanlara anlatmakta hiçbir hayır yoktur. Çünkü bu fikir insanı Allah için daha doğrusu “kendi kurtuluşu” için bir şeyler yapmaktan alıkoyabilir.

 

İntihar ise çok büyük bir isyandır. Belki başka bir insanı öldürmekten bile daha büyük bir cinayettir. Sen hangi nimeti idrak edecek kadar anlayacak kadar düşündün, hangi nimete teşekkür edecek kadar yaşadın, ve ilerde seni neyin beklediğini bildin mi de intihar ediyorsun? Onun için, kimse intiharı filan düşünmesin. Dünya hayatı çok kısa. Sabredenler çok şey kazanacak.

 

İslam’a Davet

Peygamber efendimizin, zamanın Bizans imparatoruna yazdığı İslâm’a davet mektubundan alınmış iki söz:

“Teslim ol selâmet bul. Allah ödülünü iki kere ödesin.”

“Birbirlerimizi Rabler edinmeyelim.”

 

İman

İmanın en temel esası, en evvelinde, her şeyi yaratan, tek ve eşsiz olan Allah’ın varlığına ve bir de ahirete inanmaktır.

Bu şekilde inanan herkes, ister müslüman ister gayrimüslim, iman hakikatlerini iyice araştırmalı, sorgulamalı, kendine bir yol çizmelidir. Okumaktan, araştırmaktan, sorgulamadan geri kalmamalıdır. Bütün taassuplardan kendini koruyarak ölene kadar dikkatle Allah’ı tanımaya, bilmeye, kendisinin yapması gerekenleri anlamaya özen göstermelidir. Madem Allah var, niçin melekleri olmasın, niçin peygaberleri olmasın, niçin peygamberlerini görevlendirmesin?

 

Allah için olan insana Allah hidayet kapılarını açar. Hangi dinden olursa olsun, o kişiye hak olan dosdoğru yolu Allah eninde sonunda bulduracaktır. Yeter ki her şeyden bağımsız olarak Allah'tan istesin.

Ben bu dosdoğru yola İslâm dini ile gidileceğine şüphesiz inanıyorum. Şüphesi olan “inananlar” Allah’a güvenerek en doğru yolu kendisine göstermesi için Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan sormalı, istemeli. Ölene kadar istemeye devam etmeli. Zaten Müslümanlar namazda dosdoğru yola yönlendirilme isteğini ölene kadar her zaman yapıyor. Hiçbir zaman “tamam dosdoğru yola kavuştum, artık bu duaya gerek yok” demiyor. Her namazda tekrar tekrar okunan Fatiha suresini okursanız anlarsınız. İmanın özü, Allah’a yönelmenin özü Fatiha suresinde var. Her dinden insanın canı gönülden kabul ve tasdik edecekleri bir dua vardır Fatiha suresinde. Fatiha suresi sadece bundan ibaret değildir elbet. Çok kısadır ama açık ve gizli manaları çoktur.

 

Ermeni Usta

Mevlana’nın dergâhına musluk sorunu gibi bir mesele için bir Ermeni usta çağırmışlar. Usta işini yaparken, Mevlana’nın müridleri ona Müslüman olması için bir şeyler anlatıyorlarmış.

Usta, dinlemiş dinlemiş ve sonunda “her şey iyi güzel de, ben Hazreti İsa efendimizi gücendirmekten çok korkuyorum” demiş.

O sırada Mevlana yanlarına gelerek Ermeni ustanın bu sözüne karşı çok büyük iltifatlarda bulunmuş.

Mevlana’nın Ermeni ustanın hassasiyeti üzerine yaptığı övgüyü iyice hatırlayamıyorum şimdi.

Daha sonra bu usta tam bir teslimiyetle Müslüman olmuş.

 

Şu Ermeni Usta gibi olalım. İman esaslarını doğru dürüst okuyalım, dinleyelim, anlamaya çalışalım ve bir yandan da Allah’ı ve/veya tabi olduğumuz peygamberleri zerre kadar incitmekten çok korkalım. Böylece biz Allah’a nasıl hürmet ediyorsak, o da bizi hürmete değer kullarından kabul etsin ve bizi dosdoğru yola, Kuran-ı Kerîm tabiriyle “Sırat-ı Mustakîm’e” dahil etsin.

Yorum (2) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Namaz

Tarih: Pazar, Nisil 15, 2007 Saat: 05:30 Kategori: Vicdan - Din
Eski Sayfa->

İnsan namazda ne okuduğunu bilmelidir. Zaten namaz bunun içindir. Namazın başlıca özelliği, içinde Kuran ayetlerinin okunmasıdır.

Kuran'da insanlar düşünsün anlasın ve hareketlerini değiştirsinler diye Allah'ın kullarına olan mesajları var.

Bu sözleri Müslüman kişi her gün bilhassa namazlarda manasını düşünerek gözden geçirir. Kendi hâl ve hareketlerini Allah'ın razı olacağı şekilde düzeltmeye çalışır.

Kuran-ı Kerîm'in rehberi olmasını isteyen insan bunu ancak namazla başarır:

Küçük bir örnek: Hayat kargaşasında gıybet etmeden duramayan bir insan, gıybetle ilgili ayeti ezberleyip beş vakit namazda okur. Manasını bilerek okur. Düşünür. Mesela öğle namazı ile ikindi namazı arasında, okuduğu ayetlerin etkisinde kalır. Sonra ikindi namazında tekrar o ayetleri okur. Ve böyle devam eder. Namaz vakitlerinin arasında o etki devam edecektir.

Böylece, kısa bir sürede Allah'ın yardımıyla gıybet etme huyunu terk eder. Sonra ise, Kuran'dan başka ayetler seçerek o hükümleri hayatına yerleştirmeye çalışır.

Kuran'a göre iyi bir Müslüman olmak isteyen, Kuran kendisinin rehberi olsun isteyen kişiler bu güzel usulü tatbik ederlerse sonuç çok güzel olur.

İnsanlar namazı ilkel kabilelerin dinlerinin ritüellerine benzettiler. Anlamını bilmeden yat kalk, namaz kılarken bakkalın kızını düşün, torununa alacağın hediyeyi düşün, enflasyonu düşün, kredi kartı taksitlerini düşün, ama ayetlerin manalarını sakın bilme! Sakın düşünme! Şimdi böyle bir namaz namaz mıdır?

Namaz kılmak, tamamıyla Allah'ın bize olan mesajlarını günlük yaşam içinde gözden geçirmek, günde beş vakit tekrar tekrar düşünerek okumaktır. Kuran ayetlerinin manasını daha iyi idrak etmenin ve hayatta tatbik etmenin yoludur.

Namaz içinde Kuran ayeti olmayan şeyler de okuruz. Bunlar boşuna değildir. Mesela, rükûda “Subhane Rabbiyel-Azîm” deriz: Vakia suresinde “Azîm olan rabbinin adını tesbih et” diye emir vardır.

Peygamber efendimize salâvat okumak ise, yine Kuran'da bize farz kılınmış yani kesin olarak emredilmiş. Namazda salâvatlar da var. Böylece, bu örneklerde olduğu gibi, namaz kılan kişi Kuran'daki birkaç emri ayrıca yerine getiriyor. Namazın kendisi de zaten Kuran'da kesin olarak emredilmiş, Peygamber Efendimiz ve Sahabeleri savaş meydanlarında bile nöbetleşe namaz kılmaya devam etmişler, asla terk etmemişler.

Bir şeye dikkat:

Allah emretmiş: “Azim olan rabbinin adını tehbih et”

Tesbih etmek basit bir şey değildir. Ciddi konsantrasyon gerektirir. “subhanallah” demek bir tesbihtir. Manasını bilmek bile yetmiyor, kendini bu söze adapte etmek gerektiriyor. Subhanallah derken, Allah'ın hiçbir şeye benzemediğini, eşsiz olduğunu, yaratıklarla asla kıyaslanmasının mümkün olmayacağı kadar eşsiz, benzersiz, apayrı olduğunu bilerek inanarak düşünmek gerekiyor. Subhane Rabbiyel–Azim sözünde ise, Rabbiyel-Azim’in manası, benim Azim Rabbim demektir. Azim ise yüce, ulu, büyük anlamlarına gelir. Rab ne demek onu da bilmek gerekir. Osmanlıca'da “mürebbî” veya “mürebbiye”, çocukları terbiye etsin diye tutulan öğretmenlere dendiğini eski filmlerimizden biliriz. İşte Rab, terbiyesi yoluna girilmiş Allah, insanı gereken olgunluğa, gereken derecelere çıkaran, yetiştiren, terbiye eden demektir. Kısacası, kimin terbiyesi ve direktiflerini hayatınızın en önemli tek hedefi seçmişseniz, o sizin rabbinizdir.

 

Türkçe Namaz

Geçtiğimiz yıllarda televizyonda “namaz Türkçe kılınmalıdır” diye uzun zaman süren tartışmalar olmuştu.

Yaşar Nuri Öztürk, araştırmalarında şöyle bir şey bulmuş:

Hanefi mezhebi imamı, İmam-ı Azam Ebu-Hanife, Arapça konuşulmayan bir memleketin halkının “geçici bir süre için” namazı kendi dillerinde kılabileceklerine dair fetva vermiş. Buradan şu sonuç çıkabilir: Namaz Kuran- Kerîm'in dili ile kılınmalıdır, öte yandan namazda söylenen her bir kelimenin manası bilinçli olarak manası bilinerek söylenmelidir. Arapça bilmeyenler Kuran'ı anlayacak derecede Arapça öğrenmelidirler, öğreninceye kadar kendi dillerinde namaz kılabilirler.

Televizyondaki bu tartışmalara bazı dindar kesimler kızmışlarsa da, çok faydalı olmuştur.

(Dikkat: Düzeltme ilavesi: Yaşar Nuri Hoca'nın tesbitinin aslı şudur: Farsça yani İran dili konuşulan bir bölgedeki halkın geçici bir süreliğine sadece Fatiha Suresi'nin Farsça tercümesini namazlarda okumaya dairdir. Sadece Fatiha Suresi için tercümeye izin.. ve bir süreliğine.

İmam-ı Azam bugün yaşasaydı, bugünkü geniş imkanlar ışığında, böyle bir şeye gerek görmezdi herhalde. Ayrıca İslam tarihinde tercüme namaza İmamı Azamın Fatiha tercümesi izni dışında hiçbir islam alimi kesinlikle izin vermemiş.)

 

Arapça ve Kuran Arapçası:

Bir dili hakkıyla öğrenmek en az beş yıl ister. Ama kuranı anlayacak kadar biraz Arapça dilbilgisi ve sadece Kuran'da geçen kelimeleri öğrenmek birkaç aylık bir iş. Ayrıca bütün kelimeleri hemen ezberlemenize gerek yok. Namaz için ezberlemeniz gereken surelerin veya ayetlerin içindeki kelimeleri gerektikçe ezberlersiniz. İmkânı olanlar hemen başlamalı. Biraz öğrendikten sonra artık Arapça ayetler ile ayetlerin Türkçe meallerini kıyaslayarak bilmediğiniz kelimeleri sözlüğe ihtiyaç duymadan çıkarabilirsiniz. 1400 yıl öncesinin Arapçası ile bugünün Arapçası arasında büyük farklar yoktur.

Ben namaz kılıyor muyum? 7-8 yıl aradan sonra, geçen ay 23 mart Cuma günü yeniden başladım. Lisede okuyorken “dünyevi sebeplerle” Arapça kursuna gitmiştim. O zamanlar Arap turistler çok yoğundu. Babam Libya konsolosluğunda Arapça öğretildiğini duymuş, o sıra okullar yeni yaz tatiline girmişti, hemen git başla dedi. Ben istemedim. Bütün yaz ne yapacaksın diye bana kızdı. Mecburen kursa gittim. İyi ki gitmişim. Bugün Kuran'ı anlayarak okuyabiliyorsam bunu rahmetli babama borçluyum. Yanlış hatırlamıyorsam altıncı veya sekizinci kura kadar devam etmiştim. Sonra, üniversitede baktım o öğrendiğim Arapça ile Kuran'ı anlamak mümkün. O zamanlar ilk defa namaza başlamıştım. Yıl 1990 idi. 99 veya 2000 yılında bırakmıştım.

 

Hangi Namaz?

Sünnet namazlar Allah'ın bize direkt emri değildir. Ancak, Peygamber Efendimiz'e uymamız gerektiği, onda ne görürsek almamız gerektiği Kuran'da apaçık emredilmiştir. Bu ise kişinin hassasiyeti ile ilgili bir şeydir.

Yine de, zor geliyorsa veya vakit yoksa bir insan sadece farz olan rekâtları kılabilir.

Öğle namazından örnek:

İlk dört rekâtı sünnettir, yani Allah bunu emretmemiş, Peygamber Efendimiz hiç terk etmeden bu sünnet namaza devam etmiş. Sonra, dört rekât öğle namazının farzı vardır ki, işte esas Allah'ın kesin emri öğle namazı budur. Bundan sonra yine Peygamber Efendimiz'in hiç terk etmediği iki rekât sünnet namaz vardır.

Diğer vakit namazlarını da böyle düşünürseniz, Allah'ın kesin emri olan farz namazlarının gayet kısa olduğunu görürsünüz.

Çalışıyorum vaktim yok namaz kılamıyorum diyenlerin hiçbir mazereti yok aslında. Öğle tatilinde dört rekât farz namaz kılmak insanın en fazla dört dakikasını alır. Bunun için mi vakit yok? İkindi namazı da aynı şekilde 3 – 4 dakikalık bir vaktinizi namaza ayırabilirsiniz. Hatta akşam namazı daha kısa. Yatsı namazını geç vakitte evde kılabilirsiniz. Namaz tesbihatını ise hiç yapmasanız da olur. Yeter ki Allah'ın emrine –inanıyorsanız- tabi olun. Namazın sadece farz olan rekâtlarını kılın. Ramazan ayındaki teravih namazları da farz değildir. Kılmamanın hiçbir günahı yoktur. Üzerimize kesin emir olan, beş vakit namazın vaktinde kılınmasıdır.

 

Müekkede sünnet ve gayri müekkede sünnet namazlar:

Peygamber Efendimiz'in her zaman kıldığı sünnet namazlar müekkede, bazen kıldığı bazen kılmadığı sünnet namazlar ise gayri müekkededir. İkindi namazının dört rekât sünneti ve yatsı namazının evvelki dört rekât sünneti, gayri müekkede sünnet namazlardan olup bazı insanlar bu namazları kılmazlar.

Yorum (9) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Kategoriler

ziyaretçi



En Üste Dön


Locations of visitors to this page
tracker