resim fotograf blog
...

Sıcaklardan...

Tarih: Pazartesi, Mayıse 25, 2007 Saat: 21:16 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->
Balkonumuzdaki cüce gülün sıcaklar bastırınca bir tür parazitlere bürünüp yapraklarını dökmesi sorunu beni bir hayli perişan ediyor zaten.

Kaktüsün yeri dar geliyor, nasıl başardıysa saksısını kırdı ki kökleri biraz rahat etsin. Ben hala onu daha geniş bir saksıya aktaramadım.

Birkaç hafta önce aldığım küpe çiçeğimin balkona adaptasyon sürecindeki olumlu gelişmeler ise sevindirici tek güzellik oldu hayatımda.

Blog tasarımlarıyla uğraşamıyorum son günlerde. Yani hep aynı hep aynı, sıkıntı vermeye başladı.

 

Karşı damdaki canavarların iki yavrusu var. Yeni fark ettim. Daha doğrusu onlar kendilerini yeni fark ettirdi. Renkleri henüz beyaz değil. Bu sıcaklarda, cayır cayır yanan kızgın kiremitler üzerinde rahat rahat yürüyen o denize göre dizayn edilmiş perdeli ayaklar nasıl yanmıyor? Bu minyatür canavarlar nasıl hayatta kalabiliyor? Annelerinin getirdiği yiyecekleri kiremitler üzerinde gagalayıp duruyorlar. Anababaları çevreye tehditler savuruyor. Sanki düşmanları var. Sizin gibi canavarlara bu damlarda kim sataşabilir ki? Sizden başka kral var mı? Sıcaklar bir yandan, sabaha kadar martı haykırışları bir yandan, bir de havanın nemli olması.. sauna gibi ortalık. Martılar ise bardağı taşıran son damla. Sivrisinek yok ama! İlaçlama yapılıyor. Bir de şu martılar için ilaçlama yapsalar da kurtulsak:)) Martısız bir Şişli istiyoruz. Sayın Mustafa Sarıgül'e duyurulur! Şimdi bu adam bunu da ciddiye alırsa hiç şaşırmam:)) Ama hele bir ciddiye alsın, o zaman seçimlerde ailecek oylarımızı cepte bilsin:))) Yanlış mı yaptım acaba? Ya bizim oyları garantilemek için beyaz kuşlarımızı itlaf ederlerse:(( Yok Sarıgül efendi, biz şikayetçi değiliz! Şaka bunlar şaka! Dokunmayın martılarımıza!

Yorum (3) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Her Şey Yeni

Tarih: Perşembe, Nisan 3, 2007 Saat: 08:28 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Bu yazı, benim gibi hayatta çok şeyden geri kalmış ve mahrum olmuş insanlar için yazılmıştır.

 

Olması imkânsız ama farz edin ki bir adam hayatı boyunca, senin yaşına kadar tek başına bir yerde yaşamış. Tarzan hikâyesinde olduğu gibi.

Bu adam, bulunduğu yerde televizyon ve kitaplar sayesinde insanların dilini öğrenmiş.

Televizyon programlarında kendisi gibi olan insanlar görmüş.

Ama onlar yalnız değil. Toplum halinde yaşıyorlar. Filmlerden insanlar hakkında değişik şeyler öğrenmiş. Sevgi, aşk, kin, nefret, vahşet, hırsızlık, vesaire.

Çeşitli programlardan hakkımızda ne var ne yok bilgi edinmiş. Aile, devlet, savaş, sanat, okul, eğitim, ne varsa işte.

Sonra, senin yaşına geldiği zaman, istemiş ki insan toplumunun içinde yaşasın artık.

İnsanlara ulaşmış. Herkes gibi tıraş olmuş, elbiseler giyinmiş. İsteği üzere onu haber konusu yapmamışlar. Artık her şeyiyle sıradan bir insan gibi yaşayabilir.

Kendinizi onun yerine koyun.

İlk ne yapardınız, nereden nasıl başlardınız?

 

Aramızda bir fark var. Biz çok şeyimizi tüketmişiz. O ise farklı düşünüyor.

Onun yepyeni bir hayata başlama inancı var.

Bizde o inanç yok.

 

Diyelim ki bu adam:

Bir iş öğrenecek, bir geliri olsun diye gayret edecek. Büyük heyecan.

Yine büyük bir heyecanla bir dine girecek. Onun için bu da yepyeni bir şey.

Bir kadınla hayatını birleştirmek isteyecek. Belki asla bizim gibi seçicilik yapmayacak.

 

Caddelerde insan toplumunun bir bireyi hissiyle yürümek.

Her adımında ayakkabısını hissetmek.

Mağazaların renkli tabelalarına hayran hayran bakmak.

İnsanlarla konuşabilmek.

Kime ne dese anlıyorlar. Çok ilginç çok!

Adam gülüyor sevincinden.

Otobüse, metroya binmenin bambaşka hissi.

Dışarıda bir yerde çay içerken çevredeki insanları seyretmenin güzelliği.

Eline geçen paraları hayretle incelemek.

Sabunla şampuanla yıkanırken köpüklerle oynamak.

Her şey yeni. Yepyeni. Bambaşka.

Her şey heyecan veriyor.

 

Bu adam bizden ne kadar farklı değil mi?

Neden biz her şeyden yılmışız, heyecanımızı kaybetmişiz?

Neden biz geç kaldığımızı düşünürüz?

Yorum (6) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

beyan-ı halet-i ruhiyye

Tarih: Perşembe, Nisil 5, 2007 Saat: 23:03 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Değerli arkadaşlar, bazı sıkıntılardan dolayı hiç yazasım yok. Hiçbirinizin bloglarınıza da bakamıyorum. Sıkıntımı yazmak da içimden gelmiyor.. derken, içinde bulunduğum hal bana geçmişte karşılaştığım üzücü bir hadiseyi hatırlattı.

Bir örümceğin hayatının ikinci devresi..

İşte şimdi o örümcek kardeşimin hayatının ikinci devresindeki psikolojik halin aynısı bende var.

Anlatayım:

Çocukluğum bitmiş, gençliğimin ilk yıllarındaydım. Bahçemize mutfaktan çıkılıyordu. Bahçede, mutfak kapısının üst kısmında saçak altında büyük ve ilginç bir örümcek bayan yaşıyordu. Kurduğu ağa takılan böceklerle geçimini tedarik ederdi.

Medar-ı maişet ağını her gün yenilerdi. Ben bu örümceği çok severdim. Sinek öldürüp onun ağına atardım, o hemen sineği ağlarıyla sarıp sarmalar ya gerekeni yapar yani karnını doğurur ya da bir kenara depo ederdi.

Gayet hareketli ve canlıydı. Ağının güzelliğine diyecek yoktu. Her gün itina ile bozulan yerleri onarırdı. Tek kelimeyle bir sanat harikasıydı dokuduğu ağ.

Daha sonra hızla şişmanlamaya başladı. O zaman anladım ki bu örümcek dişi ve yakında yüzlerce yumurta yapacak.

Günün birinde bir köşede uygun bir yere bembeyaz ipeksi paketler içinde yumurtalarını bırakmış olduğunu gördüm. Karnı tamamen boşalmıştı. Ama kendisi saçağın altında hareketsiz duruyordu. Bir iki gün hiçbir hareket görmedim. İnce bir dalla dürttüm. Oturduğu yere yapışıktı. Hayvana zarar vermeden yapışıklıktan kurtarmaya çalıştım.

Çok zor olmuştu ama başarmıştım. Hem ölüm uykusundan da uyanmıştı böylece.

 

İşte bundan sonra örümceğin hayatının ikinci devresi başlıyor.

Ertesi gün gösterişsiz bir yeni ağ kurduğunu gördüm. Hiç eskisi gibi değildi. Ağına tutturduğum sinek cesetleriyle eskisi gibi ilgilenmiyordu. Her şeye karşı isteksizdi. Hareketleri çok yavaştı.

Günler geçti, ne kurduğu ağ eskisi gibiydi, ne de hareketleri..

Artık hayatının hiçbir amacı yoktu çünkü.

Onu yaşatan tek şey, açlık dürtüsünün hâlâ devam etmesiydi. Ama onu bile ciddiye almıyordu.

Ben ise onu uykusundan uyandırdığıma çok pişman olmuştum. Örümceği gördükçe vicdan azabı çekiyordum.

Şimdi ben de aynı durumdayım. Ecelimden başka bir beklentim yok bu hayattan.

Daha fazla yazacak gücüm yok.

Not: Bu bir veda yazısı değildir.

Yorum (12) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Salyangoz

Tarih: Cumartesi, Mart 24, 2007 Saat: 00:52 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

 

Salyangoz

Bazen kabuğuna çekilir uyur, bazen karnını doyurmak için yolculuklar yapardı. En çok yağmurlu günleri severdi. Keşke her gün yağmur yağsa derdi.

Kabuğundan ilk zamanlar memnundu. Bazen başını ve gözlerini mümkün olduğunca kabuğundan uzak tutarak kabuğunun renklerini seyrederdi. Yeni oluşan kısımlarının rengini merakla beklerdi.

Bundan çok memnundu ama zaman zaman kabuğunu beğenmediği olurdu. İçinde huzurla uyurken ise bu düşüncelerinden sıyrılır, sonra uzun bir süre hoşnutsuzluğunu unuturdu.

Bir gün anladı ki kabuğunun yeni oluşan kısımlarının rengini beklemenin bir anlamı yok. Çünkü şimdiye kadar farklı renkler oluşmamıştı.

Sonunda kabuğundan ayrılmaya karar verdi. Bir yandan kabuksuz nasıl yaşayabileceğini düşünüyordu. Buna da bir çözüm buldu. İstediği an kabuğuna girip uyuyabilirdi, tabi kabuğunu bir yerde unutup kaybetmezse veya çaldırmazsa. Nasıl olsa sümüklüböcekler kabuksuz yaşayabiliyorlardı.

(Resimdeki sümüklüböcektir)

 

Zamanla kabuğundan ayrılma fikri kendisini tamamen etki altına aldı. Onu tamamen terk etmeliydi. Uyumak için bile kullanmamalıydı. Sümüklüböcekler gibi sırtında yük olmadan yaşamak çok rahat olmalıydı. Hayal kuruyordu. Kabuğunu terk ederse hiçbir şey canını sıkmayacaktı artık. Söylediği bütün sözler zaten evrende söylenmiş sözler olacaktı. O halde söylemesine gerek bile yoktu. Ama yine de söyleyecekti, çünkü o sözlerin sahibi kendisi olmayacaktı. O sözleri söylemekten mutlu olacak, söyledikten sonra yine mutlu olacaktı. Emindi bundan. Kabuğunu terk etmedikçe sözler kendisine ait olacaktı. Bu onu sıkıyordu. Sözlerin sahibi kendisi olmamalıydı. Çünkü onları taşımak ona zor geliyordu.

Kabuğundan çıkmak için ne kadar gayret ettiyse de başaramadı. Kabuğuyla geçemeyeceği bir geçit aradı. Buldu. İçinden geçerken kendisini zorlayacak ve kabuğundan kurtulacaktı. Denedi. Kendisini zorladı. Çok canı yandı. Başaramadı. Kabuğuna mahkûmdu. Sözlerini taşımaya da. Bu gerçeği anlayınca önünde iki seçenek olduğunu düşündü: Ya söz söylemeyecek, ya da sözleriyle yaşamayı öğrenecekti.

 

-Bu salyangoz hikayesi blogcu kiremit tarafından yazılmıştır.-

Yorum (18) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

bu yazıya başlık bulamadım

Tarih: Pazartesi, Mart 19, 2007 Saat: 00:22 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Kısa bir açıklama

Dünkü yazımı birkaç gündür bekliyordunuz. Evvelki gün mizahi yolla bu yazımın ikiye bölündüğünden bahsetmiştim. İkiye bölündüğü doğru. İkinci ve son kısmı tesettür – 4 adı altında bugün çıkacaktı.

Ama dünkü yazımın yorumlarına olan düşüncelerimi belirtmem gerekiyor öncelikle. Bu ise yarına kaldı. Dolayısıyla, son kısım yarından sonraki gün, eğer herhangi bir değişiklik olmazsa, tesettür – 5 başlığı altında siz okuyucularıyla buluşacak.

Biraz medyatik terimler kullandıysam bunu şaka olsun diye yaptım. Kusuruma bakmayın. Bunu da ayrıca belirtmem gerekti. Çünkü şakalarım anlaşılmıyor.

 

Kiremitin bilgisayarında son durum:

Geçenlerde bilgisayar kendi kendine güncelleme yaptı. Sıradan güvenlik güncellemelerinden biridir sanıyordum. Sonradan gördüm ki internet Explorer 7 yüklemiş!

Bu biraz mozilla taklidi gibi görünse de aslında mozillayı çooook geride bırakmış. Benden tam puan aldılar. Artık mozillacılara kara kara düşünmek kalmıştır sanırım bu internet Explorer 7 karşısında!

 

Kiremit dün akşam ne yedi:

Annem kuru fasulye yemeği pişirmiş. Çok da leziz olmuş. Yanında kuru soğan iyi gidiyor. Rakı mı? Yok bizim evde böyle şeyler yaşanmaz. Ama sonrasında çay içtik.

Kurufasulye ve kuru soğan çok güzel gidiyor. Hele üstüne çay içmenin keyfine diyecek yok. Yemek sonrası sigara ise olmazsa olmaz bir şey.

 

Peki kardeşim sen rakı içmiyorsun iyi halt ediyorsun. Bu sigara ne? Rakıdan daha zararlı değil mi? O halde sigara daha fazla haram değil mi? Rakı içmem diye dindarlık taslarken sigara içmek ne demektir? Sigara içen birinin rakı içenleri eleştirmesi çelişkili bir şey değil mi?

 

Cevap: Bu konulara giremeyeceğim şimdi. Bilahare sigara üzerinde de gerekenler yapılacaktır. Çok fazla üstüme üstüme geliyorsunuz.

 

Kiremit dün nerelere gitti:

Ekmek ve sigara almak için öğleden sonra evden çıktı. Önce sigara almak için kaçak sigara satan Mardinli sigaracı çocuğa gitti. Bu çocuk üç insan. Mardin gibi bir yerde doğup büyümekle üç anadil sahibi olmuş. Türkçe, Kürtçe ve Arapça.. Bir dil bir insandır demişler ya, o hesap, bu çocuk üç insandır.  

Bizim buralarda çok fazla Iraklı göçmen bulunur. Bizim sigaracı, Iraklılarla gayet güzel Arapça konuşabiliyor. Ben eskiden Mardin Arapçasının diğer Arapçalardan çok farklı olduğunu sanırdım. O kadar da farklı değilmiş demek.

Neden mi kiremit kaçak sigara alıyor? Çünkü normal bir sigara 2,5 lira. Ama kaçak sigaralar yarı fiyatına.

Sigara aldıktan sonra yolda eski bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı kiremite yol kenarı çaycısından çay ısmarladı. Bu arkadaş cinciliğe merak sarmış. Anlattıkları çok ilginçti. Kiremit ben de mi cinci olsam diye düşünmeye başlamıştır.

Daha sonra Kiremit eve dönerken 6 – 7 yıldır görmediği unutulmuş bir arkadaşına rastladı. Görmeyeli bu arkadaş üçe bölünmüş. Yani evlenmiş ve bir kızı bir oğlu olmuş. Oğlu 5 yaşında. Elinden tutmuş ayakkabı almaya götürüyordu. Kızı henüz 5 aylıkmış. Oğlu “hayır altı aylık” diye atıldı. Ayrıca bu arkadaş kendisine bir konfeksiyon atölyesi açmış, işçiler çalıştırıyormuş. Bir de arabası var. Çok genç yaşta dede olan babası arabada beklerken o oğlu ile ayakkabı almak için caddede dolaşıyordu.

 

Zaman çabuk geçiyor. Arkadaşı birkaç yıl görmedim adam ne hale gelmiş! Baba olmuş, patron olmuş. Çok da değişmiş ama! Ona dedim ki, seni sokakta görsem tanımazdım. Zaten sokakta rastlaştık. O beni tanıdı. Ben onu tanımak için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldım. Ben hiç değişmemişim.

Yorum (15) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Bilge Kedi

Tarih: Çarşamba, Mart 7, 2007 Saat: 00:24 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Dört - beş yıldır bir sokak kedisi bizim apartmanın bodrumunu ve merdivenlerini kendisi için bir inziva yeri etmiş durumda.

Yaz ve kış, bazen kapıda bekler, kapıyı açanlardan ısrarla izin ister içeri girebilmek için. Ben ve abim her defasında kediye izin veririz. Bazen de onu dışarı çıkmak için kapıda bekler buluruz. Açarız, çıkar. Bu kedi daima insanlara iki metreden daha fazla yaklaşmamak için büyük çaba sarf eder, kapıdan girerken ve çıkarken yanımızdan büyük bir hızla geçer.

 

Bodrumumuzu mobilyacı komşu depo olarak kullanır. Tertemizdir. Asla fare bulunmaz.

Çöp de asla koymayız oraya. Apartmanda kimse dairesinin kapı dışına da çöp koymaz.

Yeni gelenlere bu kural Madam Mari tarafından sıkı sıkı tembihlenir.

 

Geçen aylarda apartmanımıza yeni taşınan aile girişte merdivenlerin kenarına, asansör girişine yakın bir yere kedi için yemek bırakmaya başladı. Bunun üzerine apartman sakinleri kediye yemek verilmesi karşısında kıyameti kopardılar. Üst kattaki öğretmen hanıma bunu hiç yakıştıramadım. Daire 4’teki Bayan Pipirikli’den her şey beklenir zaten. Madam Mari ise titizlik, düzen ve disiplin hastasıdır. Onun mazereti var.

Günlerce kediye kim yemek veriyor diye kapı kapı dolaşıp sordular araştırdılar. Merdivenlerde sinirli sözler sarf ettiler.

Şimdi artık kediye apartmanımızda yemek veren yok.

Ama kedi yine mutad alışkanlığına devam ediyor. Seviyor bizim apartmanın bodrumunda kafa dinlemeyi. Oturur bilge kişiler gibi düşünür. Saatlerce düşünür. Yıllardır böyle.

 

Karnını doyuracak yerleri vardır. Bazen görürüm, çevredeki yaşlı Ermeni kadınlar bu kediye yiyecek bir şeyler verirler. Bazen de bu kediyi akşamları yol kenarlarına bırakılmış çöpleri karıştırırken bulurum. Kediciğin yaşlı Ermeni kadınlardan başka insan dostları yoktur hayatta. Merdivenleri çıkıp bizim kapıya gelse biz ona her türlü maddi manevi desteği sağlarız aslında ama bize ulaşana kadar pipirikli bakirenin ve titiz madamın kapılarının önünden geçmek zorunda.

Yorum (12) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Eriklerin Acelesi

Tarih: Pazar, Mart 4, 2007 Saat: 01:05 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Nedir bu erik ağaçların telaşı? Her bahar ilk onlar çiçek açar. Hatta bazen kışın ortasında çiçeklenirler. Çocukluğumdan beri Mart ayında karların altında kalıp donmuş erik çiçeklerini çok defa gözlemlemişimdir.

Bu yıl şubatta çiçeklendiler. Geçmişte ocakta da çiçeklendiklerini hatırlıyorum.

Bence bunlarda hırs var. Biz diğer ağaçlardan önce meyve yapalım diyorlar. Yıllarca uğradıkları zararlar onları akıllandırmadı.

Ne kadar erken çiçek açarsak o kadar erken meyve veririz görüşündeler. Şunu iyi bilmeliler: Acele giden ecele gider!

Erken meyve veriyorsunuz da ne oluyor? Meyveleriniz asla bir şeftalinin bir ayvanın yerini tutmuyor.

Yoksa siz güzel meyvelerin arasında pabucunuz dama atılır korkusuyla mı işi aceleye getiriyorsunuz? Rekabeti göze alamadığınız için mi donma riskinden korkmuyorsunuz? Eğer öyleyse haklısınız demek düşer bana. Bu durumda, yani meyveleriniz zaten pek bir şeye benzemediği için, bahar gelmeden çiçeklenip çiçeklerinizin donma riskine aldırmıyorsunuz. Has meyveler piyasaya çıkmadan önce meyvelerinizi sunmayı tercih ediyorsunuz. Oldu o zaman. İşinize karıştığım için özür dilerim. Eğer öyleyse tabi.

Öyle değilse, 2008 yılından itibaren erkenci davranmayıp martın sonuna kadar çiçeklenme faaliyetlerinde bulunmamanızın daha fazla ürün vermeniz açısından kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu bilgilerinize sunarım.

 

Not:

Kiremit bu yazısında, önceki yazısında da olduğu gibi hiçbir özel veya tüzel kişilere, kamu kurum ve kuruluşlarına, yasal olan veya olmayan hiçbir dernek, cemaat gibi yapılaşmalara hiçbir imada bulunmamıştır. Son günlerde insanları eleştirmenin bir yararı olmadığını düşünerek Tabiat Ana’yı eleştirmeye koyulmuştur. Nitekim dünkü yazısını yayımladığından beri mutfak tezgâhının üzerinde tek bir karıncaya rastlamamış olup sevinmiştir. Yazısı ilk defa birileri tarafından dikkate alınmıştır. Bugün de erik ağaçlarını eleştirmiş ve önümüzdeki yıl erik ağaçlarının bu yazıyı dikkate alacaklarını düşünmektedir.

 

İkinci not: Kiremit bu defa çatacak yer bulamayıp erik ağaçlarına sataşmış da olabilir.

Yorum (12) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

zalim mutfak kraliçesi

Tarih: Cumartesi, Mart 3, 2007 Saat: 01:09 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

 

Mutfağımızdaki olaylar:

Mutfağımızdaki emekçi karıncaların çektiklerini bir ben bilirim bir de Allah.

Kraliçelerinin bitmek tükenmek bilmeyen emirlerini yerine getirmek için var güçleriyle çalışır dururlar. Ölmekten çekinmezler. Zaten hayat onlar için kraliçeye itaat etmekten ibarettir. Mutfakta her yerden bir şeyler toplayıp yuvalarına taşırlar. Her gün 24 saat aralıksız çalışırlar.

 

Şu karınca dünyasına nasıl müdahale edebilsem de onları aydınlatabilsem diye düşünür dururum. Onlara devrimci bir zihniyet aşılamak gerekiyor. Karınca kraliçelerin saltanatları son bulsun, ezilen işçi karıncalar kendi özgürlükçü ve demokratik kolonilerini kursunlar.

 

Mutfağımızdaki zalim kraliçe, kolonisiyle beraber nereye gizlenmiş bir türlü bulamadım. Son günlerde seri üretimi büyütmüş, daha fazla işçi karıncalar üretmiş. Bu seferkilerin gözünü daha fazla korkutmuş. Bu seferkiler daha fazla ölesiye çalışıyorlar. Anlaşılan kraliçe yeni yumurtalar çıkarmış, onları beslemek için işçi karıncalar öyle bir hararetle çalışıyorlar ki görseniz hayret edersiniz. Ölen ölene! Mutfak tezgâhımızın üstü karınca cesetleriyle dolu. Annemle abim dikkat etmiyorlar. Onlara gücümün yettiğince anlatıyorum, karıncaları çekecek şeyler bırakmayın ortalıkta. Dikkat edin, ölmesin karıncalar. Tezgâhı silerken dikkat edin, tezgâha tencere tabak koyarken dikkat edin. Bir kulaklarından giriyor diğerinden çıkıyor.

 

Bir yandan zalim kraliçenin emirleri, bir yandan annemle Abimin onlara dikkat etmeyip görmeden öldürmeleri beni fena üzüyor.

 

Bunların uyanmaları gerekir. Kendi hayatları yok mu bunların? Yok gibi görünüyor maalesef. Varsa yoksa kraliçenin büyük koloni hırsı. Kraliçe ne üretiyor? Sadece köle karınca. Bu üretimiyle insanlara kötü örnek oluyor. Bir gün kötülükçü insanlar, karıncaların yaptığı gibi seri üretimle köle insan üretecekler. Dünya karışacak.

 

Karıncaların hayatı:

Bir kraliçe karınca, türüne göre yüzlerce veya binlerce yumurta yapıyor. Bunlar beyaz larvalar halinde yavaş yavaş büyürken, işçi karıncalar tarafından özenle besleniyorlar. Her bir karınca larvası kundaktaki bebeğe benziyor. Sonra bunlar yeterince büyüyünce, pupa devresine geçiyorlar. Bir müddet sessizlik. Sonra pupaların içinden yetişkin yüzlerce belki binlerce işçi karıncalar çıkıp başlıyorlar çalışmaya.

Çok az sayıda kraliçe adayı olacak karıncalar da çıkıyor.

Döllenmemiş yumurtalardan ise erkek karıncalar çıkıyor.

Sonra bu kraliçe adayları ve erkek karıncalar hepsi kanatlı olarak yuvayı terk ediyorlar. Belki de ana kraliçe tarafından kapı dışarı ediliyor olabilirler. Ayrıca sanıyorum birkaç erkek karınca içerde bırakılıyor. Çünkü eğer kraliçenin yeni yumurtaları döllenmezlerse, o yumurtalardan sadece iş yapmayan ve ömürleri çok kısa olan erkek karıncalar meydana gelir.

 

Yuvayı terk eden kanatlı karıncalar dışarıda çiftleşiyorlar. Sonra erkekler ölüyor. Onların ömürleri bu kadar. Dişiler ise kendi kolonilerini kurmak için, her biri tek başına, karınlarındaki döllenmiş yumurtalarla beraber uygun bir yer aramaya başlıyorlar. Kısa bir süre içinde kanatları gidiyor. Kanatsız kalıyorlar. Kraliçe karıncalar işçi karıncalara göre çok daha büyüktür.

 

Ve arılar:

Benzer olaylar arılarda da var. Karıncalarda ve arılarda işçi karıncalar aslında dişidirler ama yumurta üretme ve çiftleşme özellikleri yoktur.

Arılarda da karıncalardaki gibi döllenmiş yumurtalardan dişi bireyler, döllenmemişlerden erkek bireyler oluşur. Arıların yaptıkları peteklerden birkaçı özel ve biraz büyükçedir. Her dişi arı işçi arı olacaktır ama bu özel peteklere tesadüfen bırakılan yumurtalardan oluşan larvalar farklı beslenirler, daha çok beslenirler. Diğer dişiler yeterince gelişemediklerinden işçi olurlar. Özel petektekiler ise kraliçe arı olurlar. Bunlar daha sonra kendi aralarında dövüşürler. Ama sonuçta, dövüş sonunda sağ kalırlarsa, kovandan ayrılıp kendi kolonilerini kurmak zorundadırlar. Bazen bir kraliçe arı kovandan ayrılırken yeni nesil işçi arılar da onunla birlikte kovanı terk edip kendilerine yeni bir yuva oluşturmak için oradan uzaklaşırlar. Top şeklinde, birbirlerine oldukça yakın uçan binlerce arı halindedirler. Bu olaya “kovan oğul verdi” denir. Kraliçe arı bir ağacın dalına konarsa, bütün arılar üst üste onun çevresinde bir yumak oluştururlar. Böylece, bu arıları kolayca alıp boş bir kovana yerleştirebilirsiniz. Orayı terk etmezler. Tabi kraliçe arı terk etmezse!

Yorum (16) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Allah gözünü doyursun!

Tarih: Cuma, Şubat 23, 2007 Saat: 01:51 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Çok zor durumdayım Ali bildiğin gibi değil. Ev sahibi beni çıkarmak istiyor. İşimden de çıkarılabilirim her an. Hiçbir birikimim yok. Annemlere gitmek zorunda kalsam annemle ablam dünyanın en geçimsiz insanları. Ne yapacağımı bilemiyorum.

Çok kısa bir süre sonra hem kendi işini kurdu hem ev aldı.

 

Ali hayat çok zor. Şu evi aldım ama bin pişman oldum. Ah Ali ah! Babamdan kalan evi sattık. Herkes kendi hissesini aldı. Ben kendi payımın üstüne biraz ekledim, biraz da borç yaparak bu evi aldım ama borçlarımı ödeyemiyorum. İşlerim çok kötü. Mahvoldum.

Kısa bir süre sonra araba aldı.

 

Ali sakın evlenme! Aman ya Rabbi! Bu devirde hiç evlenilmez. Ben zaten istesem de evlenemem. İmkânsız. Hayat çok zor Ali. Ekmek artık aslanın ağzında değil midesinde.

Kısa bir süre sonra evlendi. Peş peşe iki kızı oldu.

 

Yine Ali sakın evlenme hayat çok zor demeye devam etti. Evlenince hayatı kaymış. İki çocuğunun ve karısının masraflarını karşılayamıyormuş. Sinir hastası olmuş. Borca giriyormuş. İşlerinde zarar ediyormuş. Mahvolmuş, tam anlamıyla mahvolmuşmuş!

Kızları anaokulu yaşına gelince paralı okullara verdi. Şimdi ise pahalı özel bir okulda okuyorlar.

 

Ali kızlar özel okula gidiyor ama çok çok zorlanıyorum. Hayat çok zor. Sen şimdiye kadar evlenmedin çok iyi ettin. Bundan sonra da evlenme. Benim hayatım kaydı. Borç harç kıt kanaat geçiniyoruz. Allah sonumuzu hayır etsin. Ne olacağız bilmiyorum. Dua et Aliciiim.

Bunları dedikten bir iki hafta sonra ikinci evlerini satın aldı bu arkadaş.

 

 

METİN ÜZERİNDE ÇALIŞMALAR

 

Açıklamam: Kendisini dört senedir görmüyorum. Eminim bu dört senede iyice köşeyi dönmüştür. Belki de ikinci karısını almıştır. En son görüşmelerimizde eşinin bir daha çocuk yapmak istemediğini ama kendisinin bir erkek çocuk istediğini, eşini ikna edemezse ikinci kadını alacağını söylüyordu.

 

Yazımın anafikri:

Bazı zenginlerin gözü hiçbir şeyle doymaz, fakir olduklarına bile inanırlar. Bazı fakirler beterin beteri var deyip Allaha şükreder, kendisini zengin bile sayar.

 

Özeleştirim:

Zenginin malı fakirin çenesini yorar.

 

Sorularım:

1- Sizce parçadaki kişi niçin her zaman kendisini zor durumda göstermeye çalışmaktadır?

2- Para saadet getirir mi getirmez mi?

Yorum (11) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

güzel bir gezi

Tarih: Çarşamba, Şubat 21, 2007 Saat: 02:36 Kategori: hikaye
Eski Sayfa->

Bugün, aslında yazımın yayın tarihine göre dün (20 Şubat Salı) neler yaptım: Bir iş için Eminönü'ne gittim. Giderken otobüse bindim. Aradığım arkadaşımın yıllar önce başka yere taşınmış olduğunu öğrendim.

 

Biraz çevreyi dolaştım. Oralara gitmeyeli Çiçek Pazarı değişmiş. Mısır Çarşısı duvarı boyunca dizili bütün çiçekçi kulübeleri kaldırılmış. Ama o sokakta yine çiçekçiler var. Sadece duvara dayalı kulübecikler kaldırılmış. Şimdi artık hayvan satıcıları daha çok sanki. Tavus kuşları bile vardı. İlk defa bembeyaz tavus kuşları gördüm. Çeşitli tavuk cinsleri, güvercin, fare, tavşan, bıldırcın, keklik, sülün, ördek, kedi, dükkanların içlerinde kanaryalar, muhabbet kuşları, akvaryumlar, balıklar, daha neler neler.. Neden benim hâlâ fotoğraf makinem yok? Mısır çarşısında ise baharat kokuları ve kapılardan birinin ağzındaki dönerciden etrafa yayılan kokular birbirine karışıyordu. Mısır Çarşısının diğer yanındaki sokak yine eskisi gibiydi. Peynir çeşitleri, her türlü salça, sucuk, pastırma, zeytin vesaire..

 

Tahtakale'yi de dolaştım. Telekomünikasyon merkezinin yanındaki sokak son derece soğuk ve sevimsizdi. Ben lisedeyken arkadaşlarla bu sokağa gidip ucuz walkman arardık. Şimdi kim ne satıyor çok dikkat etmenim ama yol kenarlarında cep telefonu ve aksesuarları filan satan işportacılar gözüme çarptı. Yürürken her beş metrede bir adamlar gelip kulağıma "sidi sidi" diye fısıldıyorlardı. Belki altı yedi kez tekrarlandı bu anlamsız davranışlar. Korsan CD satışlarını önlemek için ciddi önlemler alındığı için mi bu adamlar kulaklara fısıldayarak satış reklâmı yapıyorlar acaba? Ayrıca bir iki iş hanını dolaştım. Bunlardan biri de Vakıf Han idi. Saatçiler ve hacı malzemeleri dükkânları vardı. Bu civar aslında Türkiye saatçilik merkezidir.

 

Tahtakale'nin diğer yerleri çok hoştu ama. Sofralar için zarif ekmek sepetlerinden hiç aklınıza gelmeyecek ufak tefek ev içi dekoratif eşyalarına kadar çok güzel şeyler bulabilirsiniz. Her sokak bir âlem. Sobacıların bile sokağı var. Her türlü saç soba, döküm sobalar, mangallar, ızgaralar, soba boruları, maşalar, Anadolu usulü katmer, bazlama gibi şeyler kızartmak için saç levhalar var. Tahtakale’nin ara sokaklarında işe yarar veya işe yaramaz o kadar değişik değişik şeyler satılıyor ki insan şaşırıyor. Acaba ben başka bir ülkede miyim? Burası Singapur mu? Kolombiya mı? Diye düşünebilirsiniz.

 

Bu çevrede bir de Mahmutpaşa var. Üstleri tente kaplı sevimli ara sokaklarıyla bambaşka bir âlemdir. Oralara uğramadım. Bu çevre çok eski zamanlarda olduğu gibi şimdi de İstanbul’un en hareketli en cıvıl cıvıl ticaret merkezidir. Artık özellikle zenginler Akmerkez gibi lüks yerlere gidip Mahmutpaşa civarında 1 liraya satılan don için 30 lira öderler, hangi akla hizmet ediyorlarsa. Neyse, bu onların tercihi. Parası olan çarçur etmeyi seviyor işte. Fransız malı cici, Türk malı kaka onlar için.

 

Sonra Unkapanı'ndaki eski patronumun yolunu tuttum. Arka sokaklardan İMÇ bloklarına İlk girdiğim yerde bir anda kendimi Türkiye’nin müzik piyasasıyla karşı karşıya buldum. Müzik şirketlerinden kaset - CD ve müzik enstrümanları satış yerlerine kadar çok çeşitli iş yerleri var. Sonra eski patronumun şirketine girdim. Bunlar dekorasyon vesaire işleri yapıyorlar. Patron o an şirkette değildi. "Biraz sonra gelir, çevreyi dolaşmaya çıktı" dediler. Fazla bekleyemedim.

 

Unkapanı köprüsünden karşıya geçerken yine her zamanki gibi balık tutan kişilere rastladım. Her yerde herkes bir şeylerin peşinde. Sonra Şişhane - Tepebaşı derken oralarda oturan İngiliz arkadaşlarımı hatırladım. Telefon ettim. Galata Kulesinin dibindeyiz gelebilir misin dediler. Gittim. Kulenin dibinde muhtarlık binasının yanında güzel bir yer var. Dışarı masalar koymuşlar. Hannah ve Daisy orada ıhlamur içiyorlardı. Çay içersin di mi dediler. No, thank you” dedim. Hannah bilir meteliksiz olduğumu. “Hadiii, ben ısmarlıyorum” dedi. Biraz çene çaldık. Abimin hastane maceralarından bahsettik. Türkçe olarak “geçmiş olsun” demeyi bile öğrenmişler. Aslında ben öğretmiştim vaktiyle. Tiroid’in İngilizcesini öğrendim ben de onlardan. Fazla değişik değil.

 

Sonra Daisy gitti. Hannah avize bakacakmış. Şişhanedeki avizecileri dolaştık. Her sokakta yüzlerce, binlerce avizeci dükkânları! Her çeşit avizeler, lambalar.. Büyük hayrette kaldım. İnsanımızın olağanüstü geniş hayal gücü varmış doğrusu. Ne modeller tasarlamışlar aklınız durur! Yani avizecilik deyip geçmeyin. Şişhane’de dev bir avizecilik sektörü oluşmuş. Muazzam bir sektör. Zengin modeller ise gerçekten çok çok şaşırtıcı. Ama fiyatlar çok yüksek. Sonra Hananın ısmarladığı lahmacun ile karnımızı doyurduk. Galatasaray meydanında vedalaştık, ben evin yolunu tuttum, o da kendi evinin..

 

Böylece, Eminönü’ne giderken harcadığım bir otobüs bileti parasının dışında hiç para harcamadan çok güzel gezintilerle keyifli anlarla dolu bir gün geçirdim. İnşallah benim de bol para harcayabileceğim günler gelir. Âmin.

Yorum (11) :: Yorum Yazabilirsiniz :: Bağlantı
lar | Eski Sayfalar->

Kategoriler

ziyaretçi



En Üste Dön


Locations of visitors to this page
tracker